DHARMA’YA İLETİŞİM AYNASINDAN BAKMAK – Birlikte Uyanalım
Pandemi derdini henüz tam atlatamamış halde ‘bize ne olacak’ endişesini içimizde taşımayı sürdürürken, ekonomik buhran kapımızı çalmış, enerji sıkıntısı, yiyecek sıkıntısı, kıtlık gibi söylentiler etrafımızı sarmışken, çocuklarımızın gelecek kaygısı, iklim krizi, artan şiddet söylemleri burnumuza dayanırken Dharma pratiği yapmak ne anlama geliyor? ‘Tutunmayı bırak’ diyen bu öğretiyi nasıl duyuyor ve anlıyoruz ? Kendi dünyamızdaki ve etrafımızdaki ızdıraba nasıl yanıt veriyoruz?
Bugün, içinde bulunduğumuz ortamın da hatalı bir sonucu olarak, kendi içine dönmüş, dünya ile temasını en aza indirmiş keşişlerden, sessizliğini büyülü bulduğumuz yalnız kahramanlardan olmak, tüm olan bitenden elini eteğini çekip, sürekli meditasyon yapan birine dönüşmek olarak yorumlayabiliriz Dharma’yı. Tüm acılara sırf bu yorumla sırtımızı dönebilir ve bunu tutunmamak zannedebiliriz.
Buda’nın içine çekilmeye (yani inzivaya) ve yalnız kalmaya yaptığı vurguyu Doğu toplumlarını düşününce başka bir yerden okumak mümkün (Bizim topraklarımızda bunu ülkenin kırsal kesimi olarak düşünebiliriz). Birbirinin içine geçmiş ve hiçbir mahrem alanı olmayan yaşamlarda, vurgulanan bu ‘yalnızlık’ bağlamını şehir yaşamındaki yalnızlıkla aynı terazide değerlendirmek hatalı görünüyor.
Ben’i önceleyen, herkesi ‘yalnız ve ıssız kahramanlar’ olmaya özendiren ve sıkıntısını alışveriş yoluyla, yalnızlığını sosyal medya aracılığı ile gidermeye çalışan hiper bireyselci insanların oluşturduğu bir toplumda inziva çok yanlış anlaşılabiliyor.

Bu bağlamda Dharma’yı takip ettiğini düşünen bir kişi çekildiği yalnızlığı ve düştüğü duyarsızlığı öğretinin doğrulaması olarak, girdiği depresif hali de dünyadan el etek çekmek olarak yorumlayabiliyor. Bu çok hatalı bir yorumlamadır. Bu, kişinin manevi gelişiminin durması riskini taşıyabilir. Bizi donuk ve etrafında olup biteni farkında olmayan bireylere dönüştürür. Mindfulness kavramının Batı iş dünyasında bile bu kadar sahiplenilmesinin altında böyle bir şekilci hinlik yattığını düşünmeden edemiyorum. Kabuğu ör, kendi hücrene sıkış, şimdiki zamandayım, andayım, bu beni daha ‘mutlu’ bir insana dönüştürecek, daha başarılı olacağım, gerisi beni ilgilendirmez… Nefes al, nefes ver bir de kuru üzüm yediysen tamamdır.
Oysa, benim anladığım (ki eksik ve yetersiz olduğunu kabul ederek yazmaya devam edeceğim) Dharma, bizi yaşamdan koparmak yerine, yaşama bilgece dahil olmayı öğretir. Kendimizi ve ilişkilerimizin karmaşık doğasını anlamayı sağlar, birbirimizin ıstırabına duyarlılığımızı ve kırılganlıklarımıza karşı hassasiyetimizi güçlendirir. Dharma bilgisini derinden inceledikçe öğretinin kalbinde yatan varlıklar arasındaki ilişki ve iletişim bilgeliğine hayran oluyorum doğrusu.
Örneğin; Buda yola çıkışta bize ilk olarak cömertlikten söz eder. Vermenin erdemi. “Eğer cömertliğin ne kadar önemli olduğunu bilebilseydiniz, tek bir öğününüzü bile paylaşmadan geçirmezdiniz” der. Bu verme biçimi insan varlığını birbirine bağlar. Cömertlikle karşılaştığımızda ne hissettiğimizi hepimiz biliriz öyle değil mi? Kalbimizdeki sıcaklığı, zihnimizin ve bedenimizin gevşemesini, olumlu duygularımızın yoğunluğunu ve minneti deneyimleriz cömertlik karşısında. Çünkü bu karşılıklı saygı ve özene dayalı ilişkiler geliştirebilmemizin kapısıdır. Paylaşma, günümüzün bireyselleşme ve ayrışma hastalığının ilacıdır.
Deneyim gösteriyor ki, meditasyon pratiği, yaşadığımız, bir türden ‘gönül rahatlığı’ ile kolaylaşıyor. Bir başka deyişle kendi içimizde geliştirdiğimiz huzur, meditasyon pratiğimizde bize rahat bir zemin sağlıyor. Gerilimli bir zihin ve bedenle mindere oturmakla gevşemiş bir halde oturmanın farkını bu yazıyı okuyan ve meditasyon yapan kişiler çok net anlıyorlar eminim. İşte cömertlik ve verme erdemi yarattığı içsel atmosfer ile yalnızlığa çekildiğimiz bu zaman dilimlerini farklılaştırıyor. Cömertlik ‘öteki’ olmadan yapılabilecek bir eylem değil. Yani ilişkilerimizde dönüşüm yaratan bu faktör kendimizle ‘yalnız’ kaldığımızdaki deneyimi değiştiriyor. Vermek-gönül huzuru ve meditasyon. Bağı kurabildiniz mi?
Yaşamla, diğer insanlarla ve hissedebilen tüm varlıklarla temas ettiğimizde öğrenme gerçekleşiyor. Empatimiz, şefkatimiz geliştikçe bağlantımız güçleniyor. Düşüncelerimiz, niyetlerimiz, sözlerimiz ve eylemlerimiz saygıyla, hürmetle, şefkatle ve zarar vermeme anlayışıyla beslendikçe, aşılandıkça gerçeğe kökleniyoruz. Öfke, pişmanlık ve şüpheyi geride bırakmak için mümkün bir zemin oluşturabiliyoruz. Bu bize harekete geçebilecek ve çalışmamızı ilerletebilecek enerjiyi sağlıyor. Aydınlanmanın 7 faktörünü ilişkilerimiz içinde gözlemlemek ve çalışmak olası.

Varlığımızın birbirimize bağlı halini anlamak ve kabul etmek bilgeliğin temel taşlarını oluşturuyor. Hiçbirimiz tek başına yaşayan varlıklar değiliz. Hatta tek başına bir varoluştan bile söz edilemez. Dharma öğretisinde yol arkadaşlarına ne kadar önem verildiğini biliyoruz. Biz Dharma’yı arkadaşlarımız sayesinde, onlar aracılığı ile ve onların desteği ile öğreniriz. Bilge bir dostun varlığı, doğru anlayışın ortaya çıkmasında iki etmenden biri olabilir (diğeri de bizim ehlileştirilmiş dikkatimizdir). Burada asil yol arkadaşlarına sahip olmak kadar, hatta daha önce, kendimizi de o asil yol arkadaşına dönüştürmeyi hatırlamalıyız.
İlişki ve iletişimlerimize merakla ve özenle bakabilmek deneyimimizi gözlemleyebilmek demektir. Bildiğiniz üzere bizi uyanışa götüren yol aynı zamanda işleyişi anlamaktan geçer; hangi koşulların strese ve ıstıraba yol açtığını, hangilerinin sakinliğe, huzura ve şefkate yol açtığını öğrenmeye dayanır. Gözlemlerimiz güçlendikçe doğru ve ehil olanı bilinçli bir şekilde sabırla besler, hatalı olanı bırakırız.
Yaşamak ilişkide olmak demektir. Pratiklerimizi sürdürürken kendimize şunu sorarız; Kalbimin ve zihnimin hangi nitelikleri bu iletişimde açığa çıkıyor? Gerilim, korku, düşmanlık, öfke, kin, ihtiras ile mi şekilleniyor? Yoksa anlayış, hoşgörü, sevgi, cömertlik veya şefkat ile mi ?
Istırap dış koşullardan, ya da durumlardan ve olaylardan değil bizim onlarla kurduğumuz ilişkiden doğar. Dış dünya ile ilişki geliştirme biçimimiz zaman içinde bir tür şablon oluşturur. Bu şablon, alışkanlık da diyebiliriz, deneyimlerimizde açığa çıkar, her gün an ve an. Biz bunları fark ettikçe ve dönüştürdükçe kendimizle ve dünya ile ilişki kurma biçimimiz değişir, dolayısıyla ıstırabımız da dönüşür.
Şunu eklemem de çok önemli. Lütfen düşünün; hissettiğiniz acının, ıstırabın ne kadarı olayların kendinden ne kadarı ilişkilerinizden doğuyor? Ne kadarı teknik meseleler ne kadarı ilişkisel? Acılarımız çoğu zaman kişisel değildir, bir başka varlığın (insanın) etkisi, bağı oradadır. Bunu fark ederek, ilişkide ortaya çıkan yaraların yine ilişkide nasıl iyileştiğini öğrenebiliriz. Benmerkezci anlayışımızı yeniden sorgulamak ve karşımdakinin de en az benim kadar acı çeken bir varlık olduğunu hesaba katmak, anlayışı esnetmek, bu anlayış ve farkındalıkla iletişim kurmak… Bizi değiştiren bu oluyor.
Peki bu farkındalığı her günkü iletişimimize nasıl taşıyabiliriz? Sekiz Basamaklı Asil Yol bize net bir çerçeve sağlar aslında. İlk işimiz önce görüşümüzü ayarlamaktır. Zarar vermeme ilkesi, erdemlerimiz, bağımlı varoluşu kavrayabilmemiz, dört soylu hakikat bilgisi, farkındalığımız burada hep rehber. Sonra o iletişim alanına getirdiğimiz niyeti gözden geçirmemiz, niyetlerimizle, düşüncelerimizle temasımız gelir. İletişimdeki dürüstlüğümüz, kullandığımız dil ile ilgilenmemiz, sesimiz, kelime seçimlerimiz, nezaketimiz, karşılıklı ilişki halimiz… Ardından bu düşünce ve sözlerle doğan eylemlerimize dair gözlemlerimiz. Bütün bunları önemserken ortaya koyduğumuz çaba, farkındalık ve konsantrasyon…

Dharma buradan çok uzaklarda doğmuş, kadim bir öğreti. Çağımızın bu zorlu gündemini taşımaya ve bu topraklardaki karmaşayla yüzleşmeye çalışırken başta sorduğum soruyu çok önemsiyorum. Kendi dünyamızdaki ve etrafımızdaki ıstıraba nasıl yanıt veriyoruz? Minder üzerindeki çalışmalarımız, kendi başına kalabilme ihtiyacımız, tefekkür, meditasyon pratiklerimiz, inzivalarımız… Hepsi olağanüstü önemli, bizi dönüştüren ve uyanışa götüren pratikler. Fakat bir yanlış anlama sonucu kendimizi hapishanemize gömüp bir de üstüne üstlük “Dharma çalışıyorum o yüzden böyle.” diyerek kendimizi kandırmayalım. İletişim kurma zorluğumuza ‘seçilmiş yalnızlık’, depresyonumuza ‘el etek çekme’ muamelesi yapmayalım. Hayata bilgece katılalım. Bırakın dharma bilgisi elimizden tutsun. Farkındalığımız güçlensin, bizi önce dünyanın acısına kulak verebilen iyi insanlara daha sonra aydınlanmaya götürsün (bu hayatta ya da sonrakilerde fark etmez).
Önce birbirimizi anlayalım sonra biz inzivaya girmeyiz, inziva kendiliğinden gelir…