AŞIK OLURUZ.
AŞIK OLMAK GEREK
(SU)

Aşka dair yazılar

AŞKA DAİR

Ey aşk, ömrümüz herşeyi yazmaya yeter mi sence? Senden kalanları, sana kalanları, dona kalanları yazmaya yeter mi? Daha mı, deha mı, sıradan mı, sıradışı mı karar vermeye, minnet duymaya nefret etmeye, çalkalanmaya, hiç hareketsiz kalmaya yeter mi? Söylemeye, susmaya, dalmaya ve uçmaya kafi gelir mi ömrümüz? Sence seninle barışmaya ya da sana karışmaya izin verecek mi zaman? Yoksa ebediyen küsüp darılmaya, adını anmamaya yemin etmeye uzanır mıyız? Dört duvarı üç edip kapıyı görmeyi başarabilir miyiz aşk? Kapıdan içeri sızan ışığı odaya taşıyabilir miyiz? Mühürlü kapıların kilitlerini döndürmeye yeter mi gücün, zamanın var mı aşk gerçekten kalır mısın, yoksa hep böyle selamsız bandosu gibi yol üstünden el sallayıp
şöyle bir uğrar mısın?

KAZANANI OLMAYAN MÜCADELE

Hayatla savaşmak anlamsızmış, onunla sevişmeye başlayalı meseleyi başka yerden görüyorum. Buyurun…

Bazen hayatla kazananı olmayan bir mücadele içine girdiğimi düşünürüm. Bu mücadelenin içinde dışardan dinleyenin asla anlayamayacağı diyaloglar geçer. Örneğin hayat bana haykırır:
- Küstah! Densiz! Kendini bilmez! Utanmıyorsun benim hakkımda böyle konuşmaya değil mi?
- Niye utanacak mışım? Yalan mı?
- Yok boş muşum, yok zor muşum, çekilmez mişim, bayat mışım… Hayat bayat! Söze bak, kafiyedeki sürüngenliğe söyleyecek kelime bulamıyorum.
- Ne var! Bir de senin için düzeyli kafiyeler mi tutturmaya çalışalım yani! Zaten canımıza okumuşsun.
- Ben mi canına okuyorum? Bu söylediğine gülmek istiyorum ama beceremiyorum. Niye başkaları düzeyli kafiyeleri tutturabiliyorlar o zaman?
- Onlara torpil geçtiğini söyleyebilir miyiz? Ya da sen itiraf etsen, nasıl olur?
- Saçmalama…

Evet… İşte böyle saçma diyaloglardır bunlar. Saçmaladığımı, zihnimin yaptığı bu ‘kuantum sıçramayı’ farkettiğim zamanlarda tespit edebiliyorum. Ama durduramıyorum, devam ediyorum:
- Beni aşık ediyorsun, bana dumansı bir renk geliyor. Başkalarını aşık ettiğinde yüzlerine pempe sürüyorsun mesela.
- Onları benim aşık ettiğimi düşünmüyorsun değil mi?
- Tabii ki düşünüyorum. Onların hayatlarında pembe yüzlerin aşkları var, bizimkisinde aşk fare kuyruğu renginde.
- Sen aşktan bunu anlıyorsan ben ne yapabilirim?
diye sorduğunda hayat bana, susmak zorunda kalıyorum ve kendime bu soruyu soruyorum ‘Sahi ben aşktan ne anlıyorum?’

Aşk benim için otobanda akıllı akıllı giderken bariyerlere çarpmaya benziyor sanki. Aksi gibi araba durmuyor, frenler tutmuyor da sağa sola çarpa çarpa yola devam etmek zorundaymışsın gibi. Aşkta acizsin!

Ya da aşk, kenarı tırtıklı bir cetvelle düz çizgi çizmeye çalışmak gibi. Aşkta beceriksizsin!

Sen ondörtbuçuk hipermetropmuşsun da burnuna 4 punto yazı dayamışlar gibi. Körsün!

Sen ucuz pazar malısın da karşındaki paha biçilmez orijinal Mona Lisa tablosu gibi. Aşkta değersizsin!

Sen ancak onun içinde ve onun için var olabiliyormuşsun da aslında yokmuşsun gibi…

Aklıma gelenler hep böyle şeyler oluyor. Aşk dedin mi ben bunları anlıyorum.

Bedensel bütün değişimler bile aşk yüzünden sanki. Sanki hep beni incitmeye kalkan – ve bunu başaran- maşuk yüzünden.
Bir sözüyle bütün duyu organlarımı kaybettiğimi hissettiğim zamanlar oldu. Yüzüme yediğim görünmeyen yumrukla gözlerim kör oldu, ‘Geri dön’ diye uyaran dostları işitmez, hayattan tad almaz oldum. Hayatla kavga ettim işte böyle zamanlarda. Karşımdakini suçlayamadığım için, kendimi suçlamayı denedim, egom kendini korumaya aldı bu sefer, ben de hayatı suçladım. Tadın yok dedim!

Göğsüme yediğim görünmeyen ağır vuruşla kalbim çok derinlere gitti. Diğer organların arasında sıkıştı. Ona ulaşamaz oldum. Yaşadığımı hissetmek için çoook ‘diyafram nefesi’ çalıştım. Hayatı suçladım yine, diğerlerini atıp bir kenara ‘Bir nefestir alacağın o da boştur boş!’ mısraına takıldım.

Mideme yediğim ağır darbe, bütün hazım sistemimi mahvetti. Hazmedemediğim için hor görülmeyi yine suçlayacak tek muhatab hayat vardı karşımda. Bayatsın dedim hayata… Çok bayatsın, midemi bozdun.

Bacaklarıma yediğim tekmeyle kadınlıktan vazgeçip androjen gibi yaşamaya çabaladığım zamanlar oldu. Vazgeçtim cinslerin aşkından da ‘Tek Aşka’ sarılmayı denedim. Gerçeklerden kaçıp sığınaklar aradım. Belki bu aşk beni ‘O’na ulaştırır diye yandım. Beceremedim. Hayat gerçekti, ben Sürhayat denedim. Picasso resimleri yapıp, hınzır oyunlar oynamak bana göre değilmiş diye farkedince yine hayatı suçladım. Zorsun dedim!

Ben dönüp dönüp hayatı suçladıkça o suç mahaline geldi. Bütün suçlular gibi, hep karşıma buralarda çıktı. Hayatı farkettiğim, ‘Hayat bu’ işte dediğim her zaman ya yaralıydım, ya ölü. Suç mahalinde suçluyu ararken tanıdım hep onu. Her şey normalindeyken, sabah kalkıp duş aldığımda mesela, ya da yemek yedikten sonra sigaramı keyfile tüttürürken hayatı aramadım. Ne zaman kriz yaşadım, o zaman gözlerimle etrafı taradım. Kriz suçlusu hep hayat oldu. Öyle çok karaladım ki acıdan sebep hayatı yaşadığımın adı karasevda oldu, ben arabesk aşkı kapatmaya çalışırken o bana çattı:
- Küstah! Yaşadıklarının müsebbibi sensin, aşktan anladığın buysa ben ne yapabilirim?

Yine kazananı olmayan mücedale ve bu mücadelenin içindeki başıboş diyaloglar başladı
ve …

(P)İS TAN BUL

Ben bu şehirden her gidişimde asfaltları, kaldırımları ayaklarıma yapışır. Her uzaklaştığımda denizi yüzümü ıslatır. Sanki huysuz bir trafiği yokmuş gibi, hayalimde sokaklarında dolaşırım. Sokaklar bacaklarıma dolaşır. Tepeleri yedi kez çıkılır, inilir düşüncelerimde. Köprüden geçerken basarım frene Hisar’ı seyrederim gözlerim kapalı. Veli dinler, ben seyrederim gözlerim kapalı.

Bu şehir hastalık gibi herkesin gönlünde bir köşeye yerleşir. Kiminde öfke köşesine, kimi sevgi, kiminde hayranlık… Bu şehirde büyümek başka birşey, bu şehre göç etmek başka. Büyümek ve göçetmek ayrımıdır aslında köşelerin ayrımı.

Öyle çok yazdılar ki İstanbul’u, İstanbul da sıkıldı. Öyle çok sevdiklerini söylediler ki şairler…Bense … Bense seni sevmedim İstanbul… Ben sana aşık oldum! Aşık olmak duygu felci, yerine hiç bir şey koyamamak. Sebepsiz kabullenmek. Pisliğine, ukalalığına, tehdidine, flörtüne hatta ihanetine anlamsızca tutulmak. Bu köşe yaz köşesi, bu köşe kış, şu köşe İstanbul. O köşeye hiç bir şehir yerleşemedi, hiç bir sallantı korkusu o köşeyi değiştiremedi.
Siz gidin! Ben burada öleceğim.

DÖN

Aşınmak için değil,
Eşinmek için değil,
Düşünmek için DÖN.

Durmak için değil,
Varmak için değil,
Bulmak için DÖN.

Darılmak için değil,
Yorulmak için değil,
Sarılmak için DÖN.

Kanmak için değil,
Sanmak için değil,
Yanmak için DÖN.

Elenmek için değil,
Bilenmek için değil,
Kurtulmak için DÖN.

Emek için değil,
Yemek için değil,
Sevmek için DÖN.

Zevk için değil,
Şevk için değil,
Aşk için DÖN.

Yok için değil,
Var için değil,
Can için DÖN.

Dayanmak için değil,
Yaranmak için değil,
Uyanmak için DÖN.

Mecburun için değil,
Mecnunun için değil,
Kaynağın için DÖN.

Geri değil…
Bana değil…
DÖN…

İnsanın içini kavuran bir müzik eşliğinde gerçekleşen bir semanın ardından…